Benim bu albümle ilgili tek yorumum olabilir; John halk'a karışmış ama siz olay çıkarmadan dağılabilirsiniz.
23 Mayıs 2012
John "halk"a karıştı!
Benim bu albümle ilgili tek yorumum olabilir; John halk'a karışmış ama siz olay çıkarmadan dağılabilirsiniz.
20 Şubat 2011
Çocukluğumun Özeti
Aceto Balsamico sürekli takip ettiğim bir blog, Bülent Timurlenk de her zaman takdir ettiğim bir spor yazarıdır. Blogtaki bu yazıyı okuyunca, altta yorum yazan insanların hissettiklerinden farklı hiçbirşey hissetmedim. Çünkü benim çocukluğumda aynen böyle geçmişti. Şu an bu satırları yazarken bile gözlerim dolu dolu oldu inanın. Yaşanan güzel hatıraların, başkaları tarafından benzer şekillerde tecrübe edilip; kitaplarda, filmlerde, şarkılarda veya köşe yazılarında dile getirilmesinin insanda çok güzel duygular uyandırdığını bir kez daha anladım.
O zamanlar abimlerin ve bizim yaştakilerin mahalle takımları ayrıydı. Sistem tıpkı büyük ve köklü takımların A takımı ve B takımı gibi işlerdi; önce kendini B takımda ispat edecektin ki A takıma yükselebilesin. Onun kardeşi, bunun yeğeni gibi mazeretler de A takımda oynamanıza vesile olamazdı, bileğinizin hakkıyla çalışıp haketmek zorundaydınız. Bu sebepten dolayı abimler beni takımlarına almazlardı, küçüklerin mahalle takımına bile çook çook sonra girebilmiştim. Çünkü başlarda gerçekten kazmaydım, top nasıl sürülür, pas nasıl atılır, topa nasıl vurulur bilmezdim. Ama her takımda olduğu gibi "solak" oyuncu eksikliği bizim takımda da başgösterdiği için, beni yedek de olsa takıma alırlardı. Sonra düşe kalka, oynaya oynaya nasıl oynanması gerektiğini öğrendim. Berlin'de oturan rahmetli teyzem; bana kolları siyah 3 çizgili beyaz adidas futbol forması göndermişti. Her gören Beşiktaş forması sanardı ama ben cevabı tokat gibi yapıştırırdım; " ne Beşiktaşı ya, teyzem bunu Almanya'dan gönderdi, Alman Milli Takımı oyuncuları giyiyor bu formayı." Yalanı kes...
Maçlar; kendi ilkokulum olan Erenköy İlkokulu'nda oynanıyordu. Okulun girişindeki büyük asfalt alan maç için çok ideal bir sahaydı, en büyük özelliği de düz değil, aşağı doğru eğimli olmasıydı. Bu yüzden en büyük handikap, kale seçiminde ortaya çıkıyordu çünkü ilk yarı aşağı doğru hücum mu yoksa aşağı doğru defans yapmak mı gerektiğine karar vermek gerekiyordu. Karşı takımın kondisyon ve kapasitesine göre iyi analiz yapmak ve tabii ki yazı-turadaki % 50 şansı da değerlendirmek gerekirdi. Bazen bir gün içinde birden çok maç olurdu, herkes sırayla oynardı. Maalesef burada da bir hiyerarşı kaçınılmazdı; hava sıcakken genelde küçükler oynardı, sahaya gölge indiği zaman ise "A" Takımların maçı olurdu. Ben zaten acaip çok terleyen bir çocuğum, o sıcağın altında da porsuk gibi terlemekten kimse beni alıkoyamazdı. Büyük asfalt sahanın altında ise toprak bir saha daha vardı, orayı da maç öncesi ısınma ve antrenman sahası gibi kullanırdık; Her hafta kesin bir cam inerdi, hatta cam kırma öyle bir rutin olmuştu ki; herkes önceden parasını yanında getirirdi. Bazen de birkaçımızın parası olmaz ya da parayı maç sonrası meşrubata ayırdığımızdan gerekli parayı denkleştiremez, demirlerin üzerinden atlayıp kaçardık. Mahalle maçlarında kaleleri nizami yapmak için kaleler iki kere ölçülür, maç oynanırken kaleler küçültülmesin diye koca koca taşları kale direkleri yapar, bazen de yandaki inşaattan naylon torbalarla kireç çalar, onunla kale çizgisi çizerdik. Ben o maçların birinde, topa vuracağım diye koskoca kale taşına ayağımı geçirmiştim, eve dönünce de bütün gece ağrısından uyuyamamıştım. Yıllar sonra öğrendim ki; ayağım çatlamış sonra da tedavi ediğim için yanlış kaynamıştı.
Maçtan sonra en büyük keyfimiz Çamlıca gazoz içmekti - yemin ediyorum o gazozun tadı şimdi bile hiçbir markada yok - o zamanın parasıyla 250 lira idi, şimdinin 25 kuruşu gibi birşeydi herhalde, coca-cola 500 liraydı ama alternatifi de vardı, Pepsi, RC Cola bi de Bixi Cola. Bixi Cola sudan bile ucuzdu; yanlış hatırlamıyorsam 200 lira ama kimse Çamlıcadan kolay kolay vazgeçemezdi.
Japon kaleyi, kare olan geometrisinden dolayı bizim otoparkta oynardık. Kendi aramızdaki maçları ise bizim çıkmaz sokakta organize ederdik. Çıkmaz dediysem tabii ki arabalar park etmek için girip çıkıyordu ama trafik normal bir cadde ya da sokak gibi değildi. Sokağın başında araba görüldüğünde "Araabaa" diye bağırılır, herkes olduğu yerde donakalırdı. (Bir de bu durumu avantaj olarak görerek, gol atıp sonra "duymadım" ya da "bağırdıktan önce vurmuştum" gibi bahanelerle çakallık yapan arkadaşlarımız mevcuttu. Murat bu lafım sana:)
Hafta içleri genellikle dokuz aylık veya Alman kale oynardık. Okuldan geldiğimiz gibi çantayı, önlüğü fırlatır, elde sandviçle kendimizi dışarı atardık (Aç ayı oynamaz) O oyunları, otopark girişlerini kale yaptığımız için ana caddede oynardık ve bu sebeple oyunumuz sık sık arabalar tarafından bölünürdü. Dokuz aylıkta, atılan herbir gol 1 aylık sayılır, golün çeşidine göre (beşik, vole, demi-vole, röveşata) bazılarımız çok çabuk doğururdu. Kalenin yanında oturan mahallenin kızları da oyunu izlermiş gibi yapıp, hoşlarına giden çocuğun attığı gollerle kendilerinden geçerlerdi. İyi oynamaya başladığım için benim yıldızımın parladığı zamanlara denk gelen dönemlerdi. Ama maalesef herşey, annemin camı açıp "Akooooş, hadi eve" dediği ana kadardı. O zamana kadar atılan goller ve vuruşlarla kazanılan bütün karizma, o lakap ile darmadağın olur, o günkü kariyerim boynum bükük bir şekilde eve dönmemle son bulurdu.
Hayat ne kadar çabuk geçiyor, bir an bu yazıyı bitirdikten sonra gidip mahallede top oynayacakmışım gibi hissettim.
İçimdeki futbol aşkı bir başka...
30 Ocak 2011
Mavi Kuş
Ben hayatta bir kere mutlu olan birinin bir daha o kadar mutlu olamayacağını düşünürdüm hep, o yüzden avucumda sıkıca tutmaya çalışırdım. Meğer anladım ki; özgür bırakmam, elimle havaya doğru atmam gerekiyormuş o mutluluğu, beni zaten kendiliğinden gelip yine buluyormuş. Ben buna gerçekten inanıyorum ve sanırım hayatımda ilk defa kendimi bu kadar " inançlı" görüyorum.
Şu anki mutluluğum gerçekten bana huzur veriyor, kendimi birşey yapmak zorunda hissetmeden, içimden geldiği gibi, isteyerek, arzulayarak yaptığım için hiçbir şeyi " çaba " olarak görmüyorum. Her ne kadar aksini söylesem de...
26 Ocak 2011
2 Dakikada Hayatı Bay Geçen Adam (Özet)
4 aya olması gerekenden çok fazla şey sığdırdım; yolculuklar, geziler, yeni yerler, yeni insanlar, yeni dostlar, mutluluklar, geçici hüzünler, avuç kadar beklenti, kucak dolusu huzur ve maalesef en son olarak bir tatlı kaşığı hayal kırıklığı. "Ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey" demeyin, çünkü kaçmayacak, zaten salak saçma bir düzende boy gösteriyoruz, basit şeyleri kendimize quantum fiziği olarak geri döndürmeyelim. Ben nerede yanlış yaptığımı biliyorum, neyi nasıl düzeltebileceğimi de, en azından bunun uğrunda bütün çabamı göstereceğimden eminim.
Bütün bunların bir anlamı olmalı...
9 Eylül 2010
Hasat Zamanı
Bu zaman zarfında bana destek olan ve olumlu/ olumsuz fikir veren herkese teşekkür ediyorum, hep demişimdir; "herkesin çok mutlu olması gereken bir zaman dilimi elbet vardır" diye, umarım benim de sıram artık gelmiştir.
May the force be with me canlar...
21 Temmuz 2010
İcraatın İçinden...
Kırdım mı incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi...
M.M.
Açılımın üzerinden daha 1 sene geçmedi ancak bu şiiri okuyunca bir ara değerlendirme yapmayı kendime görev bildim. Elimde kalem, arka planda Türk bayrağı yok ama viski kadehi ve fonda Jeff Buckley şimdilik işimizi görür.
Askerden döndüğümde bazı değişikliklerin farkındaydım ama dışarıdan daha bir farkedilir oluyormuş ki yarı şaka yarı ciddi “sen çok değiştin” diye tezahüratlar yükseldi etrafımda. Belki de askeriyedeki aşırı mantıksızlık, bendeki logic switchini istemeden de olsa 0 ve 1 dışındaki başka devreleri ittirmeme neden olmuştu. Anladım ki; aslında benim açılımım o zaman başlamış da ben uyanmamışım. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum. Peki hoşuma gidiyor mu, kesinlikle...
Gerçekten değişiyor muyum emin değilim, belki de sadece kendi etrafımda dönüyorumdur ama hissettiğim şeyler aynı değil buna eminim. Eskiden daha kesin, daha köşeli, daha sertti tavırlarım. Kendimi yontmaya (odunation or kerestetion) gerek görmez, alayına giderdim. (bkz. "The Gaddar") Şimdilerde ise daha bir yapıcı olmaya, bana değer verdiğinden emin olduğum insanları daha çok anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum. Onları eleştirirken köşeleri daha yumuşak geçmeye gayret gösteriyorum. Herhangi bir olay, durum ya da kişi karşısında önce eski ben olsam ne yapardı diye düşünüp, sonra ya daha yumuşak bir geçiş ya da eski benin yapacağının tam tersini yapmaya çabalıyorum. Bu kadar çok düşünmek başlarda gerçekten yorucu oluyordu çünkü varolan sistem zaten fazla düşünmeme üzerine kurulduğu için kendi içinde bir çelişki varmış gibi gözüküyordu ama sonraları yavaş yavaş alışmaya başladım ve son zamanlarda eğlenceli bile gelmeye başladı. Aslında bu geri geri koşmak gibi birşey, Allahtan geri geri iyi koşarım, tabii bileğim burkulmadığı zamanlarda...
Bir de kolaydan başladığımı sanmıştım, halbuki çok pis yanılmışım; ne kadar zormuş birinin gözlerine baka baka açılımın özünü anlatmak, ona karşı hissettiklerini açıklamak. Belki karşındaki insanın ne düşündüğünü az çok kestirebiliyorsun ama yine de bir yanılma payı mevcut. İşte oradaki kilit nokta; o dakikadan sonra kaybedecek birşeyin olmadığının farkına varmak ve denememiş olmamın pişmanlığını bir kenara atmak. Kaybettiğini düşündüğün bir insanı 2. defa kaybedemezsin, ya kaybetmemişsindir ve/ veya kaybedilmemeyi bekliyordur ya da zaten atı almış, izmir kum pistte 1500 m'yi koşuyordur. Önemli olan o çabayı ve gayreti göstermek, gerisi tamamen ona kalıyor...
Uzun lafın kısası; şimdilik halimden memnunum, insanın kendine ait farklı yönlerini keşfetmesi bazen korkutucu olabiliyor. Her ne kadar yolda ufak tefek taşlar olsa da amortisörlerimin olduğunu bilmek hoşuma gidiyor, herşey gittiği yere kadar demişler ya aynen öyle işte; herşey olacağına varır..
1 Mayıs 2010
Everybody's Gotta Learn Sometime...
Olaylar ve insanlar karşısında; kafamız ve vicdanımız rahat olsun, içimizde ukte kalmasın diye, kendimiz ve insanlığın selameti için hep o an doğru olduğuna inandığımız şeyleri yaptığımızı düşünürüz. Ancak gün gelir, herşeyin üzerinden belirli bir zaman geçince ve/ veya biri bizi uyandırınca bazen döner bakarız ki; yapmış olduğumuz şeyler biz anlamadan içimizde kırıntılar bırakmıştır. Buna pişmanlık denmez bence, çünkü pişman olabilmek için düşünmeden ve ukte kalacak şekilde davranmış olmamız lazım. Bunun adı olsa olsa "aydınlanmaktır". İşte o zaman hala öğrenmemiz gereken şeyler olduğunu anlarız ve hemen o telaşla kırıntıları takip etmek isteriz. Ama o telaş korkuyu da beraberinde getirir. Acele etmekten, treni kaçırmış olmaktan ya da en basiti; şimdi ne yapacağımızı gerçekten bilememekten korkarız. Çünkü daha önce doğru olduğuna inandığımız şeyi yapıp buraya geldiysek, artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ve buradan sonra nereye gideceğimizi bilememek insanı tedirginliğe sürükler. Bence böyle zamanlar için bile bir doğru vardır; o an hiç bir şey yapmamak, en azından şimdilik...
İnsan çok fazla düşününce herşeyin içinden çıkabileceğini sanıyor ama bazen hiç de öyle olmuyor. Tamam; düşünmek ve kalıcı sağlam fikirlere sahip olmak güzel bir özellik belki ama bazı zamanlarda çok düşünmek; mevcut durumu işin içinden çıkılmaz bir hale getirebiliyor. İşte o anlarda durumu iyi analiz etmek, karşımızdakine kendi düşünce ve fikirlerimizi doğru tanımlamak ve ifade etmek gerekiyor. Gerisi zaten bir şekilde ilerliyor. Çok düşünmeden, kasmadan...
İlişkilerimizde hata yapmaktan korkmamak ve çok katı olmamak lazım. Hayat her zaman siyah ve beyazlardan ibaret olmayabilir. Griyi ve hatta tonlarını da görmeye çalışmak, daha ılımlı bir insan olmaya çabalamak belki de bizi daha mutlu kılabilir. Herkesin hataları olabileceğini, hatta en "mükemmel" gözüken insanların bile hata yapabileceğini anlamak gerek. Burada önemli olan şey bence; daha önceden de birçok kez ifade etmiş olduğum üzere "hatayı anlamak ve tekrarlamamak." Ama burada çok ince birkaç detay var ve bunları iyi analiz etmek lazım;
-Hata yapan insanın niyetinden emin olmak ya da bir başka deyişle o insanı tanımak, ne yapıp yapmadığını değil de gerçekten ne düşündüğünü bilmek,
-Bunun hata mı yoksa karakter özelliği mi olduğunu anlamak. Hata ise bundan ders çıkarıp, bir kez daha yapmayacağını düşünüp affedebilmek. Eğer karakter ise zaten her seferinde aynı hatayı yapacaktır ki; bu artık hata sayılmaz, o insana hatalısın demek bile doğru değildir, bence o insanın kendisidir, o insanı öyle kabul etmek lazım, ya da etmemek...
Yukarıda yazdıklarım bir aydınlanma sonucu ortaya çıkmış olup, özelden genele doğru uzanan bir olaylar ve insanlar silsilesini kapsamaktadır. Ama konuyu bir sonuca bağlamak istersek;
-Hepimizin birbirimizden ve hayattan hala öğreneceği çok şeyi var, kimseyi az ya da çok biliyor diye eleştirmeyelim.
-Her zaman doğru olduğuna inandığımız şeyleri yapmaya çalışalım, üzerine çok fazla düşünmeden, fazla sorgulamadan ama yanlış yapmaktan korkarak değil, bu hepimizin en doğal hakkı, önemli olan bunu telafi edebilmek.
-Hatalarımızı veya "aydınlanmalarımızı" telafi etmek için çok fazla acele etmeyelim, herşey zamanı gelince daha anlamlı bir hale gelecek, o zamanın geldiğini ve doğru anda harekete geçmemiz gerektiğini bileceğiz.
Eminim ki, içimizdeki kırıntıları takip etmek için "bir gün bir yerlerde gene" fırsatımız olacaktır. En azından ben buna inanıyorum artık...
12 Nisan 2010
Kimdi giden, kimdi kalan...
Giden mi suçludur her zaman
Ne zaman başlar ayrılıklar
Dostluklar biter ne zaman
Her geçen gün bir parça daha
Aldı götürdü bizden
Aynı kalmıyordu hiçbir şey
Değişiyordu her şey kendiliğinden
Artık çözülmüştü ellerimiz
Artık bölünmüştü yüreğimiz
Birimiz söylemeliydi bunu
Ötekini incitmeden
Kimdi giden, kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terkeden
Giden de bu yüzden gitmiştir zaten
M.M.
13 Şubat 2010
On-Standby
İnsan; sadece kendine ihtiyacı olduğunu itiraf etmeli bazen ve kendi başına bir gün geçirme lüksünü kendine yaşatmalı diye düşünürüm hep. Bazı zamanlarda birşeyleri paylaşmak ya da insanlara kendimizi ifade etmek aynı anda bize birşey ifade etmeyebiliyor ve kelimelerle ruhumuzu sıkıcağımıza kendimizi salıvermemiz gerekebiliyor. İşte böyle zamanlarda yapılabilecek en iyi şeylerden bir tanesi de bence; sadece tek başımıza kalabileceğimiz yerlere, mekanlara kaçmak, ama bunu yaparken de içeride neler olup bittiğini iyice anlamak lazım ki; geriye döndüğümüzde kaldığımız yerden sağlıklı bir şekilde devam edebilelim. Yoksa yaptığımız şeyin bu sefer kendimiz için bir anlamı kalmayacak ve hatta yarardan çok zarar sağlayacaktır.
Farkında Olmak...
Bazılarımız hayatlarını gerçekten çok dolu yaşarlar; sevgi ve saygı değer ailelere, kucak dolusu arkadaşlara, hayatında kendini hep mutlu tutacak meşgalelere sahiptirler. Ama herkes o kadar şanslı olmayabiliyor işte. Sorunlu aileler, menfaatçi arkadaşlar, riyakar sevgililer tarafından boğulan insanlar etrafımızda bolca bulunmakta... İşte o insanların en büyük hayat ışıklarından biri bizlersek eğer, onlara bunun farkında olduğumuzu göstermemiz gerek, çünkü güzel hayatlarımızda bizi rahatsız eden birşey olmadığı sürece o rahatsızlığın üzerine gitmek bizim genlerimizde yok. Artık bundan kurtulmamız gerek, sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanlara bunu ispat etmemiz gerek. Bunlar çok zor şeyler değil gerçekten; bir telefon, bir mesaj, 2 satır birşeyler karalamak bile o insanların hayatlarında ne büyük değişimlere yol açabilir bunu unutmamamız lazım... İtiraf ediyorum ki; ben de bazen bu duyguyu unuttuğum olmuyor değil, kendimi nehrin akışına öyle bir bırakıyorum ki nereden çıktığımı bile anlamıyorum. Ama emin olun o nehirde yüzmeyi bilmeyenler de var ve belki de sadece bizim el uzatmamızla hayatta kalabilecekler. Onlardan bunu esirgemeyin. Onlara sadece 5 dakika ayırabilseniz; ne kadar mutlu olabileceklerini kendiniz de göreceksiniz.
Kısacası; 5 dakika ile bir çok şeyi değiştirebiliriz. Günde sadece 5 dakika farkında olmak bizi yıkmaz, ama herkes biz değiliz bunu lütfen unutmayın...
20 Ocak 2010
Çok güldük, ağlamayalım!
Bu zaman dilimi içinde ben birşeyi daha anladım; ben hayatta melankoliden besleniyomuşum. Benim müzikal birşeyler üretmeye iten, anlamlı yazılar yazmamı sağlayan hayatımda duygusal yoğunluk içinde bulunduğum noktalarmış. Şu anda da onlardan biri içinde olduğum için bloguma 4 elle sarıldım sanırım. Neyse önemli olan sonuç zaten, ama önce biraz gülelim, ağlatacak konuları ileriki yazılara bırakıyorum.
Pek bir sevgili ve porsuk arkadaşım Aysu Akıncı ile beraber başlattığımız "Yurdumdan Star Wars Manzaraları" temalı fotoğraf çalışmamıza hızlı ama kısa bir giriş yaptık, biraz kafa yorup fikir çarpıştıralım yenilerini de ekleyeceğiz, şimdilik bunlarla yetinin, umarım beğenirsiniz.
White Vader- Luke! join me and together we can rule the galaxy!
Darth Vader- Kimsin lan sen beyaz peynir?
White Vader- Special editionım lan ben, ne oldu beğenemedin mi?
Darth Vader- Sen dur şimdi göstericem ben sana özel üretimi...
Darth Vader- Ahan da sana özel üretim!
White Vader- Dur lan napıyosun karayılan?!
Darth Vader- İstediğin bu değil miydi lan krem peynir! Al bakalım o lightsaberı alabiliyor musun görelim.
White Vader- Sana boşuna sith lordu dememişler, iblis dölü!
Darth Vader- Ha şunu bileydin...

Stormtrooper1- Ya bi dur a.k. amonyaktan beynim döndü şerefsizim, bi atıyim içimden şu mereti, zaten isilik oldum şu kıyafetin içinde yemin ederim ki...
Stormtrooper2- İşe lan işte benle ne alakası var eueheueheheue
Stormtrooper1- E o lightsaberı götüme değdirirsen bırak işemeyi, içime doğru sıçıcam! İyi ki Darth Vader sizin gezegenden, arada takılman için veriyor şu kılıcı, onda da gram akıl olsa vermez ya, dark side'ın pici...
Stormtrooper2- Vader beni ileride sith lord yapar mı acaba?
Stormtrooper1- Haa yapar yapar, koskoca galakside senden iyi sithi nereden bulacak, kodumun ampülü...

Clonetrooper1- Klonsam günahım ne abi, ben de seviyorum!
Clonetrooper2- Ohooooo, Fikirtepeden adam klonlarsan olacağı bu işte, yapma canım, yapma kardeşim bak mundar ettin V-Wingi.
Clonetrooper1- Aşkımı tüm galaksi görsün istedim be ağbii, çok mu?!
Clonetrooper2- Çok değil de o sith saberını birisi görürse ikimizi de o geminin kanadına oturtup galaksi galaksi gezdirirler, haberin ola!
Clonetrooper1- Sen sevgiden ne anlarsın lan Dolly!
Clonetrooper2- Senin anladığın kadar...
30 Kasım 2009
Kim kırdı lan bu çocuğun kalbini?!

İnternette dolaşan dedikodulara göre ise; albümün tohumlarının JM'nin Jennifer Aniston ablamızdan ayrıldıktan sonra geçirdiği buhran dönemlerinde atıldığını ve albümün bir yerde Jennifer yengeye selam-saygı niteliğinde olduğuna değinilmiş. Şimdi kendimi Jennifer Aniston'un yerine koyuyorum ve diyorum ki; ayrıldığım sevgilim böyle bir albüm yapsa; ya bütün albümleri satın alırdım ve büyük ihtimal albümü her dinleyişimde şakır şakır ağlardım ya da o şarkıları duymamak için direk intihar ederdim. Öyle bir albüm yani...
Albüm yukarıdan bakıldığında bir olgunluk çalışması gibi tınlıyor. Continuum ile müzikal duruşunu sağlamlaştıran JM, kendi tarzından daha uzaklara açılarak biraz Tom Petty, biraz John Mayall and The Bluesbreakers, biraz da Eric Clapton tadına yakın oturmuş. Zaten albümde de bir Cream/ Clapton coverı olan "Crossroads" tesadüf değil bence. Özellikle gitar sololarında Mr.Slow Hand hissiyatını çok yoğun olarak hissedebiliyorsunuz. Gerçi bu benim çok sevdiğim bir özellik olmasa da sonuçta bir tercih ve saygı duymak gerekiyor. JM'nin kendine has, çok beğendiğim bir çalım tarzı var ve bunu şarkılara yansıtması benim çok daha hoşuma gidiyor ama dediğim gibi bu bir tercih meselesi ve adam boru değil, JM.
Şarkılara da şöyle bir göz atarsak; Heartbreak Warfare inanılmaz bir açılış şarkısı; o delayli riff ve davul beati ile direk insanı esir alıyor. All We Ever Do is Say Goodbye'daki klavye riffinden sonra gelen "Why you wanna break my heart again, Why am I gonna let you try" sözleri ile zaten şarkıyı özetlemiş. Gitar solosunda da; JM'nin uzun zamandır çalıştığı, David Gilmour eradan gelme Robbie McIntosh abimiz gene slide gitarı konuşturmuş. İnsanın içi kabarıyor yeminlen. Half of My Heart ve Perfectly Lonely olgunluk sinyalleri olarak algılanabilir, countrye göz kırpan ama poptan kopmayan şarkılar olarak albümdeki yerlerini almışlar. JM'nin bir albümde olmazsa olmazı akustik song olayı da Who Says ile doyurulmuş.
Albümün bundan sonrası ayak kaydıran cinsten devam ediyor. War of My Life'da her ne kadar hayatlerlerden, yaratıklardan bahsetse de belli ki kendisinin bundan sonra karşılacağı zorluklara karşı duruşunu belirtmek için yazılmış. O zorlukların başında da heralde; LA Starbuckstan decaf-latte alırken Jennifer Aniston'ı yeni erkek arkadaşıyla öpüşürken görmek gibi şeyler geliyor. Edge of Desire bildiğin ayrılık şarkısı;
"Don't say a word, just come over and lie here with me
'Cause I'm just about to set fire to everything I see
I want you so bad I'll go back on the things I believe
There I just said it, I'm scared you'll forget about me"
Birazdan gördüğüm herşeyi yakıp yıkıp gidicem diyor, soloda da yakıp yıkıyor zaten. Ne diyelim adam sözünün eri. Son cümleye de dikkat lütfen... Do You Know Me gene konsept içi bir şarkı, kendisinde klasik gitara alışık değiliz ama arkadaş tutturmuş gene. Friends, Lovers or Nothing tam bir albüm kapanış şarkısı, uzadıkça uzuyor ve albüm huzurla bitiyor.
Her ne kadar albüm farklı bir konseptte olsa da, Continuum'dan izler taşıyor bence. Who Says ve Stop This Train, Assassin ve Belief, All We Ever Do is Say Goodbye ve Dreaming With a Broken Heart, Edge of Desire ve Slow Dancing In a Burning Room birbirine yakın şarkılar. Ama işin güzel yanı da bu zaten; yeni bir şeyler oluştururken geride kalanlardan izler taşımak, eski yaşanmışlıklara göz kırpmak.

Ben albümü önce FLAC (Free Lossless Audio Codec) formatında daha sonra cd kalitesinde dinledim. İlk kulağıma çarpan, neredeyse her şarkıda farklı davul tonları yazılmasıydı. Şarkının ait olduğu türün sounduna uygun tonları oturtmak için çabalamışlar anlaşılan. JM tarzına farklı gelen ikinci bir durum ise gitarlardaki delay zamanları ve riffler. Normalde reverb+delay mix kullanan baba, bu albümde biraz daha uzun feedbackli delaylere geçmiş, şikayetçi miyiz, hiç değiliz. Akustik fillerin eksik olmadığı şarkılarda her zamanki gibi gitarlar çok ön planda değil, synth ve keys ile ağırlıklar dengelenmiş. Bu çalışma, benim gözümde müzikal olarak dersler çıkarılabilecek bir albüm niteliği taşımakta, ilgililere duyurulur.
Son söz olarak; bu albüm kesinlikle John Mayer'a başlama albümü değil. Hiç John Mayer dinlememiş biri önce Room for Squares ile başlayıp sonra Heavier Things, Continuum ve sonra Battle Studies dinlemeli. Adam nerelerden nerelere gelmiş, nelere dur demiş, nelere devam etmiş bunu bilmek lazım. Ama Battle Studies, son zamanlarda dinlediğim en doyurucu ve kompakt albüm olmuş. Yalnız bu adamın kalbini kim kırmışsa lütfen bir daha olmasın, bizim de canımız yanıyor sonra...
Kilit Şarkılar:
Heartbreak Warfare: Mükemmel bir giriş şarkısı, albümün rengi direk belli oluyor. Orkestrasyon girişi, mid tempo davulu, boğuk vokali, insanın kalbi başka nasıl kırılır ki...
All We Ever Do is Say Goodbye: Akustik girip bir anda açılan ve insanı da yaran bir nakarata ulaşan şarkı. Çok dinlemeyin, canınız sıkılır.
Assassin: Nakaratta sizi üzenlere tekme tokat girme hissi uyandıran, bence albümün gizli hiti. Arka arkaya onlarca dinlenebilir, birini dövmezseniz tabii.
War of My Life: Country sıcaklığı ile başlayıp, sizi sarıp sarmalayan, kucaklayan şarkı. Hani çok üzülürsünüz de zamanla kendinizi daha iyi hissedeceğinizi bilirsiniz ya, işte onun gibi bir şey...
Edge of Desire: Girişteki davul atağı şarkının rengini belli etse de asıl gitar riffi durumun vahimliğini anlatmakta. Solodan önceki hazırlık aşaması, solonun nasıl tokat gibi çarpacağını da anlatıyor ama anlayana...
Hadi bu da bayram kıyağım; albümü buradan dinleyebilirsiniz.
6 Kasım 2009
Üçün Biri
Her istediğimize sahip olabilseydik çok mu mutlu olurduk acaba? Madden ve manen ulaşmak istediğimiz şeyleri kısa sürede elde edebilsek, Heidi gibi sepetle kırlarda koşar, beyaz triko kazakla çimlerde yuvarlanır mıydık? Hiç sanmıyorum ya. İnsan doyumsuzdur, hep daha fazlasını ister ama daha da fazlası olmadığı zaman neyi isteyeceğini düşünmez ki. Nedir bir sonraki aşama? Peygamberlik?
Kime sorsanız hayatında hep bir şeylerin eksik olduğunu ya da yanlış gittiğini anlatır. Ya işinden memnun değildir, ya sevgilisi yoktur/ vardır ama sorunları çoktur ya da evde işler iyi gitmiyordur. Ama ağır aksak giden ve yakınılan bir konu hep vardır. Sonra da o klasik ve fiks cümle gelir: "Allahım ben bunları haketmek için ne yaptım?!" Sen önce bir kendine sor bakalım, peki sen bunları haketmemek için ne yaptın? Herşey isteyince oluyor mu? Diyelim oldu; sen elindekilerle mutlu olmak yerine gene böyle yakınmaz mıydın? Şu anda da yaptığın bu değil mi zaten? Elindekilerle mutlu olmak varken elde edemediğin şeyler yüzünden yakınmak. Kusura bakma ama sen hiçbir şeyi haketmiyorsun be anam...
Maalesef hepimiz şu anki yaşımıza kadar belirli sıkıntılar çektik; canımızdan sevdiğimiz yakınlarımızı kaybettik, can dostlarımızdan uzaklaştık, sevdiklerimizden ayrıldık, ekonomik zorluklar yaşadık, çeşitli fiziki sakatlıklara maruz kaldık. Bu olaylar herkesi kendi acı eşiğine göre farklı yaraladı ya da hala yaralamaya devam ediyor. Aklımız boş kaldığında hep o köşede kalmış acıları, üzüntüleri düşündük ve kendimize; bazen içten içe bazen de alenen sorduk, bunlar neden bizim başımıza geliyor? Biz bunları haketmek için ne yaptık? Belki de yanıldığımız kısım burada işte. Madem biz bunları haketmek için hiçbir şey yapmadık o zaman tüm bu olanların sebebi ne?
Bana kalırsa bunların sebebi, hayattan çok fazla şey istememiz ve istediklerimiz olmayınca da sanki bunları haketmişiz ancak buna rağmen o şey yine de olmamış gibi hayal kırıklığına uğramamazdır. Bazı şeyler gerçekten bizim elimizde olmuyor ve bunlara da fazla kafa yormamak gerekiyor. Çünkü düşününce işin içinden çıkılacak şeyler var, çıkılmayacak şeyler var. Bence bu söylediklerim ikinci kategoriye giriyor. Bazı denklemler birden çok bilinmeyenli olunca, elinizdeki x=8 tanımı sizin "en azından x'in kaç olduğunu düşünmeme gerek kalmadı." diye rahatlamanıza yarar ve bunun adı da pollyanacılık değildir emin olun. Buna sahip olduklarınız için şükretmek denir.
Sahip olduklarınız, elinizde tuttuklarınız için şükredin, fazlasını isterken de önce haketmek için çaba gösterin, olmayınca da kendiniz başta olmak üzere hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi suçlamayın, istediğiniz olmadığı için yakınmayın; demek daha zamanı gelmemiştir belki de hiç gelmeyecektir ama bunu kafanıza takmadan istedikleriniz uğrunda durmadan çabalayın.
Yoksa o olsun, bu olsun diye otu boku isterken üçün birini alır oturursunuz aşağı, benden söylemesi...
18 Ekim 2009
Denyoluk Parayla Mı?
Denyo kızlardan bıktım! İyice asabımı bozmaya başladınız artık, bu ne ya?!
Ben bu konu hakkında çok gözlem yaptım, düşündüm, kafa yordum, insanlarla konuştum, yeri geldi tartıştık; hem kendi aramızda hem de kendi kız arkadaşlarımızla, onlar da çoğu zaman bana hak verdiler ama onların bile maalesef öyle denyo arkadaşları var ki, bazen çenemi kapalı tutamıyor, kusuyordum asabiyetimi... Olayı biraz açıyim de şöyle rahat rahat, yedire yedire anlatıyim konuyu, sıralıyim örnekleri...
Hepimiz kendi kafamızda kurduğumuz, mutlu olacağımız bir hayatı yaşıyoruz, en azından yaşamak istiyoruz. Ama bazı kız arkadaşlarımız öyle çabaların içine giriyorlar ki anlam vermekte gerçekten zorlanıyorum. Bana sanki; aslında istedikleri bu değilmiş de başka biri istiyor diye öyle davranıyorlar ve bu yüzden böyle bir tutum içerisinde hareket ediyorlarmış gibi geliyor. Birazdan anlatacağım şeylerin hepsini hem bizzat yaşadım, hem kendi gözlerimle gördüm hem de etrafımdaki bir çok arkadaşımdan duydum. O yüzden lütfen bana gelip de "olmaz öyle şey!" demeyin, sert yaparım.
Bir bar ortamı düşünelim. Bir kız size bakıyor, gülümsüyor; güzel. İlk başta acaba kız herkese mi aynı davranıyor yoksa size özel bir durum mu var diye emin olamıyorsunuz. Sonra kızın durumunun size özel olduğunu anlıyorsunuz. Bakışlar, hareketler, böyle bi çocukça şımarmalar, saçla oynamalar, içkiyi size bakıp içmeler, komple sinyal pakedi gönderiyor. Harekete geçme zamanı diyorsunuz ve kendinize çekidüzen verip kızın yanına yola koyuluyorsunuz.
Tabii yolda nasıl bir girizgahla başlayacağınıza karar verdiniz ki zaten bunu kızla kesişirken de "Nasıl bir şey söyliyim ki fark yaratıyim? Diğer erkeklerden nasıl farklı olayim?" şeklinde binlerce kere düşündünüz. Selam faslından sonra seçtiğiniz cümleyi kızımıza sarfettiniz. Aaaaa o da nesi? Demin o sinyal gönderen kız gitmiş, yerine bir ladin gelmiş. Şiddetli bir tersleme ile karşılaşıyorsunuz. "Ne diyosun be manyak?" , "Aaa sapık mıdır nedir, ne geldin ki yanıma?" gibilerinden bir tutumla yüz yüze geliyorsunuz. Ya da hiç konuşmuyor, direk arkasını dönüyor. Etraftaki herkes size bakıyor zaten. Sıçtınız sıvadınız, hele bi de kendinize güveniniz yoksa o akşam ortamdaki başka kıza hiç bakamazsınız. Belki de uzun bir süre hiç bir kızla konuşamazsınız...
Peki bakıştığınız o tatlı kız neden öyle bir tribe girdi? Hemen söyliyim; çünkü o kızın egosu doydu da ondan. Siz o anda o kızın egosunu doyurmakla görevli bir memurdunuz. Sizin memuriyetiniz bittiği an da; sizin kızın yanına gidip konuşmaya başladığınız andır. O andan itibaren zaten kim olsa kız geri gönderecektir. Çünkü onlara öyle öğütlenmiştir. "Kızım bak millete mavi boncuk dağıt ama yanına geldikleri zamanda elinin tersiyle gönder, hiç muhatap olma, değerin artar, kıymete binersin." Böyle bir şey var mı ya? Yapmayın güzel bayanlar, yapmayın prensesler, bunu bize yapmayın. Madem öyle yapacaktınız neden çocuğa ümit veriyorsunuz? Siz eve gittiğiniz zaman "oooh bugün de 4 çocukla kesiştim, ikisi yanıma geldi bi güzel sktirettim, kahretsin çok güzelim, şukelayım" diyip mi yatağa giriyorsunuz? Böyle davranınca daha mı mutlu oluyorsunuz? Herkes değersiz bir siz mi çok değerlisiniz şu fani dünyada? Yazık...
Tamam çocuğu beğenirsin beğenmezsin ona kimse bir şey diyemez ama önce ona bu cesaretli davranışından dolayı bir şans vermen gerekmez mi? Doğru düzgün davrandığı sürece, bakın altını çiziyorum doğru-düzgün yani öküz gibi davranmadığı sürece, 3-5 dakika konuş, bir tart bakalım neymiş, kimin nesiymiş ondan sonra beğenmezsen kibar bir şekilde oradan ayrıl. Eğer baktınız çocuk sizin kibarlığınızdan anlamıyorsa, peşinizi bırakmıyorsa zaten atış serbest, tekme tokat dal, giriş, indir, finish him!!! Bunu yapmak bu kadar zor mu lütfen ya?! Altı üstü 5 dakika konuşucaksınız, her yanınıza gelen çocuk size dilli dudaklı yapışıp, sizi hemen yatağa mı atmak mı istiyor sanıyorsunuz? Bu kafadan sıyrılın artık.
Bir de şöyle düşünün; eğer siz erkek olsaydınız ve bunlar sizin başınıza gelseydi nasıl hissederdiniz? Ya da boş verin erkek olmayı, siz bir erkekten çok hoşlandınız ve yanına gidip tanışmak, konuşmak istediniz -ki bu ülkede bunu yapacak kız sayısı çok yoktur - ve siz aynı şekilde reddedilseniz, o yıkım ile bitkisel hayata geçmez misiniz? Peki ben sizi öbür gün balkondaki saksıya bitki diye ekmez miyim? Ekerim. E o zaman kendinize yapılmasından hoşlanmayacağınız şeyleri başkasına da yapmayın. Bir davranışa girerken "acaba bana yapılsa nasıl hissederim?" mantığıyla ilerleyin. Bana burada lütfen kampanyası başlattırmayın. LÜTFEN!
İşin tabii bir de kadın yönü var. Bunu da göz ardı etmek olmaz. Türkiye'nin sosyolojik yapısı, genç kızlarımızın toplumdaki yeri, aile yapısı ve baskısı, ahlak anlayışı, gelenek görenekler, örf adetler vs. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, aile baskısı artık eskisi gibi değil. Herkes istediği şeyi daha rahat şekilde yaşayabiliyor. Bunu kimse inkar edemez. Önemli olan burada, bir şeyi yapmadığınız, denemediğiniz zaman pişman olmamak. Bu kadar kasınca elinize hiçbir şey geçmeyecek bunu bilmeniz lazım. Rahat olun, kendiniz olun, yapmak, yaşamak istediğiniz şeyler uğrunda çabalayın. Kendiniz olun. Tarkan bile kaç senesinde şarkı yapmış; "başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin" diye, el insaf yani...
Unutmayın ki bu ülkede erkek olmak, kadın olmak kadar olmasa da bazı zorlukları barındırıyor. "Seçen" değil de "Seçilen" olmak çoğu zaman karşılaştığımız ve sıkıntı yaşadığımız bir konu. O yüzden bu konuda daha duyarlı olmak gerek. Herşeyin ötesinde sosyallik her zaman güzel bir şeydir. Yeni insanlar, yeni fikirler, yeni düşünceler... Bunlara açık olmak gerekir. Yukarıda bahsettiğim gibi; size doğru düzgün ve saygılı şekilde yaklaşan insanlara fırsat verin kendilerini göstersinler, niyetlerini öğrenmeye çalışın. Bir kalemde kestirip atmayın, onlara hayatlarının geri kalan zamanlarında unutamayacakları, atlatamayacakları şeyler yaşatmayın. Aynısı sizin başınıza gelirse bir de sizin ne yapacağınızı düşünün.
Denyo olmayın kızlar! Denyoluk yapmayın. Denyoluk parayla değil, kafayla...
13 Ekim 2009
Unutmak Güzeldir...
Mutsuz olduğumu düşünmeni istemiyorum,
hangisi gerçeğe daha yakın,
eğer 102 yaşıma kadar yaşarsam,
seni unutabileceğimi pek sanmıyorum.
I don't want you thinking I'm unhappy.
What is closer to the truth,
That if I lived till I was 102,
I just don't think I'll ever get over you...
Herkesin hayatında unuttuğu, unutmaya çalıştığı daha da önemlisi unutamadığı birileri olmuştur. İlişki süresi ile unutma zamanı arasında hiç bir zaman ters ya da doğru bir orantı kurulamaz. Bu tamamen kişiden kişiye değişen amfibik bir formüldür. Bazıları 2 senelik bir ilişkinin ardından 1 ayda toparlar iken kimisi 2 aylık bir macerayı 2 yılda atlatamaz. Bu zaman aralığı doğrudan insanın duygusal zekasına ve yaşanılan ilişkinin yoğunluğuna göre değişiklik gösterir.
Peki unutmak bir meziyet midir acaba? Ya da daha temelden girelim; nedir unutmak? Onu gördüğünde içinde hiçbir şeyin kıpırdamaması mıdır yoksa o insanla karşılaştığında kafanı çevirip onu görmezden mi gelmektir? O insanla ilgili bir haber aldığında, erkek/ kız arkadaşı olduğunu öğrendiğinde, kendinle kıyaslamamak mıdır? Nişanlandığını ya da evlendiğini duyduğunda onun için mutlu olmak mıdır?
Bana kalırsa önemli olan o insanı gördüğünüzde ya da düşündüğünüzde kendi kendinize iç geçirip "vay ulan ne güzel günlerimiz geçmişti be, neyse şu kokoreci soğutmadan yiyim, du bi de sandviç midye söyliyim doymadı karnım" diyebilmektir. Yani unutmak; geçmişi geride bırakıp, gerekli dersleri alıp kafa rahat bir şekilde ileriye bakabilmek, daha önce yapılan yanlışları yapmadan başka denizlere doğru yelkenleri açabilmektir bence.
Kimse kimseyi unutamaz zaten. Unuttum diyorsa da sıkıyordur büyük ihtimal. Öyle bir kalemde kimseyi silip atamazsınız. Bir zaman bir yerlerde o insanla elbet karşılaşılır. O, her zaman aklınızın ama küçük ama büyük bir köşesinde vardır. Beraber yemek yediğiniz büfede yan masanızda oturur, en sevdiğiniz parkın en sevdiğiniz bankında yanınızda oturmuş size bakıyordur, yattığınız yatağın diğer ucunda, kolunuzun altında bebek gibi horluyordur. Bundan kurtulmak sadece ve sadece sizin elinizdedir. O anları, sadece o güzel anları şöyle bir hatırlayıp hayatınıza kaldığınız yerden devam etmek ona; daha önemlisi kendinize yapacağınız en büyük iyiliktir.
4 Ekim 2009
Bu Ateşkesle Savaş Bitmez!

Bende yalan yok, 2009'un en beklenti ile tırnak kemirdiğim albümüydü Armistice. Hatta ben askerdeyken adamlar "bekleyenlerimizi fazla üzmeyelim" gibisinden bir EP patlattılar ki o EP dinlendiğinde bile "geliyoor geliiyooor" diye lorke çekilebilecek bir durum oluşmuştu bende. Allahtan askerde lorke çekmek yasak. Yaz sonuna doğru da asıl bombayı patlatıp her yeri yıkıp geçtiler.
İlk albümü dinlediğimde "bir grup nasıl böyle müzik anlayışına sahip olabilir"? diye kendimi paralamıştım resmen. Bu benim için hem çok kaliteli, hem sıkmayacak kadar eğlenceli ve bir o kadar da dinlenebilir bir müzikti. Kabul ediyorum beni etkileyen en büyük faktörlerden biri de sound ve şarkı düzeni olarak The Police tadını gani gani almamdı. Ama adamlar bununla yetinmemişler ve bunun üzerine bayağı bir şey koyup çıkarmışlardı o albümü. O albüm uzun süre mp3 playerımda döndü. Ve işte şimdi bu sefer de yeni albümleri musallat oldu o alete.
Öncekine nazaran daha "groovy" bir sounda sahip Armistice. Ciddi şekilde Drum&Bass tadında şarkılar var. Babalar arkada lokum gibi takılıyor, üstüne gene nakış gibi gitarlar örtmüşler. Önde de Paul Meany baba vokaliyle ve tuşlarıyla gene bizi kendine hayran bırakıyor. Bu sefer bol bol da yaylılara asılmışlar. Çok da güzel olmuş bence.
Albümü tek kelimeyle özetle derseniz kalbinizi kırarım. Ama bi biskrem verseniz şöyle derim; "Otogaz". otomatik olarak direk alıyosunuz gazı yani. Yolda dinlersen koşmaya başlarsın, arabada dinlersen çok pis yanlarsın, sevişirken dinlersen erken boşalırsın. Gerçekten öyle bir albüm işte bu. Benim için 2009'un açık ara olmasa bile (kapı gibi Killers albümünü bir kalemde silmek olmaz ama şimdi) kafa farkıyla en iyi albümüdür.

Eğer Mute Math bilmiyorsanız size şiddetli tavsiyem kesinlikle bu albümü dinleyerek başlamayın. Adamların diskografik sırasını takip edin ve adamların nereden nereye geldiklerini Saadettin Teksoy ibretiyle görün. Hadi kıyak yapıp aşağıya kronolojiyi de veriyorum;
* Reset EP - 2004
* Mute Math - 2006
* Spotlight EP - 2009
* Armistice - 2009
Mute Math ateşkes ilan etmiş ama bence bu albümle ancak yangını körüklerler. Böyle kaliteli işler yapmaya devam ederlerse, müzik cephesinde ciddi savaşlar çıkar. Benden söylemesi...
Kilit şarkılar:
Spotlight: Aynı adlı EP'si olan, tekme tokat giren şarkı. Araba kullanırken dinlemeyin. LÜTFEN!
Goodbye: Telefonumun melodisi şu anda kendisi. Tahttan indirdiği de "Beat It" idi. Başka da bir şey söylemiyorum.
Armistice: Kimse bir daha öyle bas yazmasın artık rica edicem.
Burden: Şarkı 2 bölümden oluşuyor. Önce sizi aslansın, kaplansın diye gazlayıp, sonra şarkının yükünü sırtınıza 2. yarıda koyuyor. O yük de eşek semeri gibi ağır.
Clockwork: Yıkılan gitarlar, saat gibi davullar, kütür kütür baslar. Bir şarkıda ne istiyorsanız hepsi var bunda.
25 Eylül 2009
Bir Kuple Şiir Sevinci
Alnım ak yüreğim ferah
Kılı kırk yardım olmam fellah
Izdıraba teslim olmaz bu yüreğim
Nice yıllar iflah olmam billah
Adam olacak insan ben miydim
Kitaba saygı duyan sen miydin
Işıl ışıl bakan bu gözlerim
Neden soldu şimdi ey güzel
Beygiroğlan sana sevgim sonsuz...
21 Eylül 2009
Bu ısrar niye, NEDEN BU ÇABA MÜUZ?
http://www.pasifagresif.com/2009/09/muse-the-resistance/
Şimdi önce bu albümle ilgili son birkaç gündür yaşadığım olayları anlatmak istiyorum; hakkımda müzikten anlamadığıma dair dedikodular dönmüş hatta ve hatta buna ithafen adıma "hiçbirşeyibeğenmeyenadam.blogspot.com" şeklinde bir blog bile açılmak istenmiş. Bu beni "tedmosbyisajerk.com" dan daha fazla yaralayabilirdi. Neyse ki araya şeker bayramı girdi ve ben şeker gibi bir insanım, o arkadaşları da uzun zamandır tanıdığım için tatlı dille bir şekilde çözüm yoluna gittik (en azından ben öyle umuyorum).
Albümü bana öyle bir gazladılar ki; herhalde müziği topluca bırakıcaz da hep beraber heykele, çanağa çömleğe giricez dedim (Bizim arka bahçedeki toprak da killi, valla güzel yürürdüm oradan diye içimden keyifli keyifli gülmedim değil). Şimdi başladım dinlemeye bir yandan da bekliyorum bir şarkı gelsin de beni vursun. Şöyle bir baktım ki 5. şarkıya gelmişiz, albüm mır mır gidiyor. "Bu nasıl iş lan, AKP desteği ile mi çıktı bu albüm?" diye bir an düşündüm. Şakşakçı çok, vaat çok ama icraat yok. Neyse bitirdim albümü; 1 gün ara verdim bir kez daha dinlemek için. Bu arada başta Deniz Can arkadaşımla da konuşuyoruz; "Canım bu albümün 1 numara büyüğü yok mu, bu beni belden biraz sıktı da?" diye didikliyorum kardeşimi. D.C.K. da sürekli albüme bir şans daha vermemi, albüm dinledikçe belden çok fazla olmasa da bacaklardan esneyeceğini söyleyip durdu. "Seni mi kırıcam Deniz Can Karaca!" dedim ve bir kez daha dinledim. Sonuç gene aynı oldu benim için.

Sen çal Barış Abi'den enstrümanı sonra kaşırsın tabii o kafayı kerkenez!
Bence, albüm kötü değil kesinlikle ama bana o kadar da abartılacak bir albüm gibi gelmedi. Hatta ben Deniz Can'a birçok konuda katılıyorum. Albümde ortak dilde "catchy" bizim köyde "keçi" diye tabir ettiğimiz, ilk dinleyişte vuran ve alıp götüren şarkı yok benim için. Ha beğendiğim şarkıları da sayıyim ama; Resistance, Guiding Light, MK Ultra, I belong to you a.k.a. mon suvar bebişim. Senfonik olayları zaten sevmem, DT yaptı zamanında sevmedim, PoS da yaptı yediremediler, Muse öpse gene yemem. Ama ben Muse albümü dinlerken kendimi yerden yere vurmak isterim. Bana tekme tokat girsin isterim. Taksimde elin adamı çalsın daha doğrusu çalamasın da ben güliyim isterim. Bana zor anlar yaşatsın. Albümü dinleyince canım sıkılsın. Benim perim bu işi yapsın. Ben buna razıyım. Ben istemiyorum ki progresif ilerleme, müziksel ereksiyon, albümsel genişleme falan. Bugün yarın The Resistance: 2015 Then and Back Again diye albümle gelmesin bana ya...
Son söz; albüm keyifle dinlenir, ama bence epik bir albüm değil, yıkım albüm hiç değil ama böyle giderse bence Muse bu kafayla DT; The Falldown durumuna da gelebilir. Benden söylemesi...
PS: O iş konuşulur Deniz CAN! KONUŞULUR!
14 Eylül 2009
Eylül, ver bana ayarı!
Eylülde bana hep bir haller olur. Güzün başlamasından dolayı mı, yoksa geçiş ayı olmasından mıdır bilinmez ama yazın o sıcaklığından kurtulup, çok hafif yağmurlu, bol rüzgarlı ama her daim güneşli geçmesini ümit ettiğim eylül ayına girdiğimde kendimi çok enteresan duygulara teslim ediyorum. Her eylül ayı sanki benim için yeni bir başlangıç ya da bir bitişi haber ediyor. Hayatıma şöyle bir dönüp baktığımda, eylül ayında yaşadıklarımı gözümün önüne getiriyorum ve böyle hissetmemde ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anlıyorum.
Aslında eylül 30 çekse de benim eylülüm 12 çeker. Benim için eylül ayı 14-25 arasıdır. Ben eylülümü bu günler arasında yaşamayı severim. Yağmur olmasın, olacaksa da ben dışarıda olmıyim, bol bol güneş olsun ama bir yandan da rüzgar hafif hafif essin, hiç terletmeden, sadece yüzümde o ılıklığı hissediyim, rüzgar sadece dudaklarımı kurutacak kadar essin...
Dedim ya; hep bir beklentiye giriyorum bu dönemde. Hep bir şeye başlayacak ya da birşeyleri bitirecekmiş gibi hissediyorum. Sanki birisiyle beraber olacakmış ya da ayrılacakmış olmanın vereceği tatlı bir melankoli sarıyor vücudumu. Saçma saçma şeylerden anlamlar çıkarmaya çalışıp, hep olanları birşeylere yormaya çaba gösteriyorum istemeden. Bünye bu işte, her yediği yaramıyor.
Bir de doğum günü vak'ası var tabi. Doğum günüm benim eylülün sonunda olduğu için beklentiler de bende had safhaya tırmanıyor tabii. Sanki bana doğum günümde bakanlık verecekler ya da dünyayı kurtaracakmışım gibi bir his uyanıyor. Gerçi herkes kendi doğum gününde bir şekilde beklentiye girer. Aramasını beklemediğin bir insanın seni aramasını istemen ya da uzun zamandır almak istediğin şeyin sana hediye olarak verilmesi gibi şeyler herkesin doğum gününde olmasını istediği ve beklediği okazyonlardır. Ben zaten bu dönemde gayet ayar bir durumda takıldığımdan dolayı bir de böyle normal beklentiler üst üste gelince, japon çizgi film kahramanı gibi oradan oraya atılmak istiyor bünye.
Ne salakça di mi...
11 Eylül 2009
Biz Ayrılamayız JoJo!

Scarlet Johansson şu an kocasından ayrılıp "gel" desin, işi gücü bırakır, malı mülkü satar giderim, NET! Beraber albüm yapalım desin, yemin ediyorum o sesi stüdyoda bir kere duysam bana yeter, ağlamaktan gitarı elime alamam. Pete baba benden baskın çıkmış!
Tom Waits'e olan hayranlığından dayanamayıp 10 şarkılık cover bir albüm çıkaran Scarlett Johansson a.k.a JoJo ( beraber olsaydık açıkcası ben ona böyle hitap etmek isterdim) şimdi de indie-folk'un yetenekli müzisyeni Pete Yorn'un kanatları altında, adına ve piyasaya çıkma zamanına ( Eylül ayı sebebiyle - merak etmeyin bir sonraki yazımda oraya da gelicem - ) uygun bir albüm yapmışlar;
"The Break Up Album"
Albümü dinlediğinizde kesinlikle ilk dikkatinizi çeken şey; JoJo'nun o ılık sesinin size ayrılık öncesinde ve sonrasında nasıl hissettiğinizi birebir şekilde hatırlamanız olacaktır. Önce kendi kendine verilen "güçlü olucam, yıkılmıycam" sözleri sonra nasıl "arasam telefonu açar mı?, acaba şimdi napıyodur?" tedirginliğine düşüyorsa, aklınıza bu albüm gelsin artık. Şahsen ben bu albümü; JoJo'nun benden ayrıldığını ve ardından bu albümü çıkardığını hayal ederek dinliyorum. Tabi içimden de "vay şerefsiz Pete, kaptı ördeği!" diye geçiriyorum.
İşin duygusal kısmını bir yana bırakırsak; albüm oldukça sürükleyici bir sounda sahip. Ard arda sıkılmadan dinleyebileceğiniz, yormayan, sıkmayan bir konseptte. Güzel bir yol albümü bile olabilir tabi arabayı siz kullanmıyorsanız:-) Pete Yorn'un müzikalitesini rahatlıkla ayırd edebiliyorsunuz. Akustik gitarın gövdesini, banjonun iç gıcıklayıcı tellerini elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz. Pete Yorn gerçekten yetenekli bir songwriter. Son yıllarda öne çıkmış american-folk kültürünün öncülerinden bile sayılabilir. Albümün orkestrasyonu da başarılı. Bütün enstrümanlar dolu dolu geliyor. Onca şeyin üstüne bir de JoJo'nun o iç burkan vokali gelince albüm resmen sakata bağlıyor.

Son söz olarak, istediğiniz şey eylül ayının hüznü ve kalp kıracak bir albüm ise, artık ikisine de sahipsiniz demektir. Yalnız şunu da söylemem gerekir ki; kendine güvenen dinlesin bu albümü, her bünye kaldıramayabilir.
Bir çift laf de JoJo'ma; biz ayrılamayız biliyorsun bunu di mi?
Kilit Şarkılar:
Wear and Tear: The Shins tadında, Belle and Sebastian sıcaklığında bir şarkı.
I Don't Know What to Do: Şarkı bir anda çok güzel açılıyor, JoJo'nun girdiği yer yıkım.
Blackie's Dead: Ayrılığın ilk anındaki o hafiflik ile gelen koşma ve dans etme gazını alan parça.
Albümü buradan dinleyebilirsiniz.


